19 Ocak’ta Hrant için Taksim’den Agos’a

REÇEL TÜREVLERİ

[Flash 9 is required to listen to audio.]

THE FUTURE/ GELECEK

http://grooveshark.com/s/Where+Or+When/3YEtgr?src=5

Şubat ayı itibariyle kendisinden ben de böyle görüntüler bekliyorum.

Text

Another Year/ Ömrümüzden Bir Sene filmini izlemeyi nedense ertelemiştim. Filmle ilgili söyleyeceğim ilk şey şu: yalnızlığın herhangi bir halindeyseniz bu filmi izlemeyin. Zira sarsmakla kalmayıp dağıtıp atabilir.

Orta yaş üstü bir teyzemizin uykusuzluk problemi çekmesi üzerine doktor muayenesi sahnesiyle açılıyor film. Doktor onu terapiye yönlendiriyor, biz de filmin ana karakterlerinden Gerri ile tanışıyoruz. Israrla sadece ilaç istediğini söyleyerek terapiyi reddediyor kadın. Özel hayatıyla ilgili soruları “Ne ilgisi var?” edasıyla sürekli geçiştiriyor. Zaten eşiyle olan sorunlarını, mutsuzluklarını anlatabilmek eğitimli, güçlü kadınların harcı değil midir daha çok? Gerri’nin “Nasıl bir hayat istersin?” sorusuna alabildiği “Başka bir hayat” cevabı bu yüzden önemli belki de. Adı bile konmamış başka bir hayat.

Mike Leigh de öyle yapıyor ve bizi başka bir hayata götürüyor. Başka bir hayatın bir senesine. Gerri ve Tom yaşlı bir İngiliz çift. Milletler üzerinden sıfat yaratmayı sevmem. Zaten filmin karakterlerinin hepsi İngiliz ancak Tom ve Gerri tüm o mükemmel halleriyle çok İngiliz duruyorlar. (Tom ve Gerri ile yönetmen bir ironi yakalamayı amaçlamış kuşkusuz.) Belli ki maddi durumları iyi, statü olarak toplumdan alabileceklerini almışlar, beraber mutlular, en büyük dertleri oğullarının bir kız arkadaşının olup olmaması, organik besinler yetiştirdikleri bir bahçeleri var ve ikisi de çok iyi yemek yapabiliyorlar. Ne de olsa böyle bir bahçeye sahip olabilmek için belirli koşulları sağlamış olmak gerekiyor. Zaten yemek yapabilen erkekler de alt sınıftan çıkmıyor değil mi?

Gerri ve Mary aynı yerde çalışıyorlar. Arada beraber içki içiyorlar, Mary mükemmel ailemizin evine genellikle hafta sonları konuk olan, orta yaşını aşmış “yalnız” bir kadın. Mary’e her baktığınızda yalnızlığın kokusunu alabilirsiniz. Yer yer karikatürize edilmiş, nevrotik hallerine sinirlensem mi, yoksa üzülsem mi karar veremedim film boyunca. Ağlıyor, sarhoş oluyor, evin oğlu Joe’ye asılıyor, aslında tüm erkeklere biraz asılıyor. Tom’un arkadaşı Ken hariç. Ken Mary ile ilgilenen tek adam, o da yalnız, o da onun gibi içki içiyor, onun gibi yemek yapmıyor. Tam da bu yüzden Mary Ken’i istemiyor. Çünkü onlar aynı sınıfın sembolü. Burada en başa dönsek, o kadın Mary olsa ve ona “Nasıl bir hayat istiyorsun?” diye sorsak eminim o da yalnızca “Başka bir hayat” der.

Mary’nin aileden kopuşu pek yakıştığı üzere sonbaharda oluyor.(Film ilkbahar, yaz, sonbahar, kış çerçevesinde 4 bölüme ayrılıyor.) Gerçi belki bu benim yakıştırmam. Neticede film Londra’da geçiyor, mevsimler mevsime pek benzemiyor orada. Gıcık oğlan Joe -Bu herife en başta gıcık olmuştum. Kamu avukatlığı yapıyor anladığımız kadarıyla. Hint restaurantı sahibi müvekkiline yemek üzerinden vıcık vıcık espri yapıyor. Zaten filmde de sürekli bir “Hint yemeğini seviyoruz” muhabbeti dönüyor. Londra’da beraber yaşadığım aile de aynı şeyi söylemişti bana. Pek bir seviyorlar Hint yemeklerini.- kız arkadaşı Katie’yi eve getirerek ailesine sürpriz yapıyor. Katie ile tanışan Mary’nin sonu da bu karşılaşma oluyor işte. Katie tüm sevecen ve yapmacık haleriyle aileye kabul edilirken Mary’nin Katie’ye olan tavrı dışlanmasına sebep oluyor. Mesleklerinden konuştukları bir sırada Katie “Sekreter misin?” diye soruyor Marie’ye. Cevap: Sana sekreter olduğumu düşündüren ne? Mary’nin beni de aranıza alın diye bağırdığı bu sahneler ilk kez uzaklaştırılması için adımların atıldığı sahneler. Daha önce de aralarında değildi belki ama gitmesi de söylenmemişti. Şimdiye kadar zararsızdı ne de olsa. Bizden olmayı beklemedikçe orada ya da başka bir yerde olması önemli değildi. Gerri’nin daha sonra Mary’e de söyleyeceği gibi “Bu benim ailem”. Ve sen buraya ait değilsin. Huzurumuzu bozanlar buraya ait değil.

Kışa geldiğimizde, Ronnie’yi -Tom’un kardeşi- eşinin cenazesinden alıp Londra’ya getiriyor yönetmen. Her zaman yaşından daha genç giysilerle gördüğümüz Marry makyajsız ve bitik halde çıkıyor karşımıza. Belli ki aylardır eve davet edilmemiş. Ronnie’nin evde yalnız olduğu bir anda çaresiz bir biçimde eve geliyor. Beraber sigara içip gençliklerinde dinledikleri müzikten konuşuyorlar. Görünen o ki Mary Ronnie’yi beğeniyor. Bu sürede ne değişmiş, dışlandığı sırada neler yaşamış bilmiyoruz. Ronnie de yalnız ve Ken’den sonra Mary’e benzeyen tek karakter aslında.Mary kendisi gibi olanı beğenebilecek kadar şey yaşamış bu sürede belli ki ya da artık bizim bildiğimiz Mary olmaktan bile uzaklaşmış. Onunla evine gidip işleri için yardımcı olabileceğini söylemesi bundandır ya da Mary’nin Tom ve Gerri gelmeden koltukta uzanırken o evde huzuru bulduğunu söylemesine bakarsak Ronnie’yi o eve ait hissetmiştir belki de.

Filmin son sahnesinde tüm aile yemek yiyor. Katie ve Joe de orada. Mary de yemeğe kalmış. O kadar çaresiz ki artık sorun çıkaramayacağını hepimiz görüyoruz. Ona ne kadarını verirsek ona razı olacak. O yüzden de kalabilir. Katie ve Joe’nin yapacağı Paris gezisinin konuşulduğu sırada kamera Ronnie ve Mary’e dönüyor. Sadece ikisinin söyleyeceği bir şey yok, sorulan sorulara karşı çekimser ve mahcup Marry. Hele bir son sahne var ki Marry susuyor tüm dış ses kesiliyor Mary sadece bakıyor. Çünkü bazen en çok sen incinmişsindir ve kimse seni anlamamıştır. Kaldı ki sen de seni anlamalarını değil sadece seni sevmelerini istersin.

Film boyunca Gerri eve gelen misafirlere -özellikle de Mary’e- evlerine gönerken bahçesinde yetişen organik domateslerden verdi. (Tipik bir orta-üst sınıf tavrı sanırım, benim annem de yapıyor.) Bu sahneler bana Ece Temelkuran’ın sınıfsız domateslerini hatırlatıp gülümsememe sebep oldu. Belki de artık sınıf tartışmaları domates üzerinden yapılabilir hale gelmiştir cidden.

Mary’e: Sen sadece küçük, kırmızı bir araban olsun istedin. Böylelikle onunla gezip yalnız kalmayabilirdin. Ya da çok daha kolay ulaşabilirdin Tom ve Gerri’nin evine. Ama ne oldu? Kayboldun, araban bir sürü arıza yaptı, ceza puanını çoktan aştın. Arabanı çektiklerinde bile en sevmediğin yere, doğduğun yere götürdüler. Üstelik arabayı satmak istediğinde sadece 20 pounddu değeri.

Küçük kırmızı bir araba kadar az şey istemekle olmuyordur belki, belki de hakkın olanı istemen gerekiyordur?

24 Aralık 2011 Emek bizim İstanbul bizim!

Text

selam oza, evde, geceleyin
ya da uzakta bir yerde, neresi olursa olsun,
havlarken köpekler,yalarken kendi göz yaşlarını
senin soluğundur duyduğum ses.
selam oza!

nasıl bilebilirdim, sinik ve gülünç
bir kişi gibi, ürkerek giren bir göle,
gerçekte korku olduğunu aşkın, söyle?
selam oza!

ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni?
daha da korkunç,bir başına değilsen oysa:
şeytan öylesine doyumsuz bir güzellik vermiş ki sana.
selam oza!

ey - insanlar, lokomotifler, mikroplar
gerin kanatlarınızı elinizden geldiğince ona.
harcatmam onun, dokundurtmam kılına.
selam oza!

yaşam bir bitki değilse aslında,
neden dilimliyor, parçalıyor insanlar onu
selam oza!
ne acı bu denli geç rastlamak sana
ve böylesine erken ayrı kalmak sonunda.

karşıtlar getiriliyor bir araya
bırak çekeyim kahrını ve acını kendime
çünkü acılı kutbuyum mıknatısın ben,
sense sevinçli. dilerim sonuna dek kalırsın öyle.

dilerim hiç bilmezsin ne denli hüzünlüyüm.
inan, kendimle üzmeyeceğim seni.
inan, ders olamayacak sana ölümüm.
inan, yük olmayacağım sana yaşamımla.

selam oza, dilerim ışıl ışıl kalırsın hep
bir sokak fenerinden sızan bir ışık gibi.
suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.
şükür ki girdin yaşamıma.

selam oza!

Andrey Voznenenski

“TV ve sinemanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerinden endişe duyanlara ise Ursula K. Le Guin’in ‘Çocuk ve Gölge’ makalesinde yazdıklarını hatırlatmak isteriz. Fantazi edebiyatı ve masallardaki kötülük temsillerini, zalimlikleri ve tuhaf ahlakdışılıkları “çocuklar için zararlı” gören püriten ahlakın temsilcileri için şunu demişti Le Guin: “Onlar, yeteri kadar elektrik ışığı yakılırsa gölgelerden kolaylıkla kurtulacağımıza inanırlar sanki.” Le Guin’e göre, kendi ruhundaki karanlıkla yüzleşmeyen, “gölge”sini gözardı eden, onunla hesaplaşmanın yükünü sırtlanmayan bir kişi, evet asıl böyle bir kişi kötülüğe daha yatkın olandır. Bu yüzden Le Guin, belli ahlaki makamlar tarafından önceden hazırlanıp, “uymanız gereken budur” diyerekten çocukların önlerine konan “doğru” davranış kalıplarına karşı çıkar. Zira, bu tür basitleştirici bir ahlakçılık, çocuğun bizatihi “olma” sürecinin, bir kişilik edinme sürecinin önünü tıkar. Düşünme yetisini, kendini tanıma yetisini çalar ondan: “Bilgiye, kendimizi bilmeye ihtiyacımız vardır. Kendimizi ve gölgemizi görmemiz gerekir. Çünkü gölgemizle yüzleşebiliriz; onu kontrol edebilir, onun rehberliğini kabul edebiliriz; böylece belki de büyüdüğümüzde, güçlenip toplum içinde sorumlu yetişkinler olduğumuzda, dünyada yapılan kötülükler, katlanmak zorunda olduğumuz adaletsizlikler, azap ve acı karşısında, ve o en sondaki nihai gölge karşısında, çaresizlikle teslim olmaya ya da gördüklerimizi inkâr etmeye daha az eğilimli oluruz.””

Bu alıntı Fırat Yücel’in Sansür: Gölgesini Kaybeden Ülke makalesinden. Le Guin’in “Çocuk ve Gölge”si ise bana Güneşli Pazartesiler/Los Lunes Al Sol’dan bu sahneyi hatırlattı.

Belki de çocukları masallardan uzak tutmalıyız.

Araklamada sınır yok tabi.

Araklamada sınır yok tabi.

Text

Masalda “dogru” ve “yanlıs” yoktur, belki de “uygunluk” diyebilecegimiz farklı bir standart vardır. Hicbir kosul altında yaslı bir kadını fırına itmenin ahlaki olarak dogru ve etik acıdan erdemli oldugunu soyleyemeyiz. Ama masal kosullarında, arketiplerin dilince, bunu yapmanın uygun oldugunu tereddut etmeden söyleyebiliriz. Cunku bu durumda ne cadı yaslı bir kadındır, ne de Gretel kucuk bir kız. İkisi de ruhsal unsurlar, karmasık bir ruhun ogeleridir. Gretel kadim çocuk ruhudur, masum, savunmasız; cadı ise kadim kocakarıdır, sahip olan, yok edendir; size kurabiye veren ve sizi bir kurabiye gibi yemeden önce yok edilmesi gereken annedir, yok edilmelidir ki siz de buyuyup anne olabilesiniz. Vesaire, vesaire. Tum acıklamalar kısmidir. Arketip acıklamayla bitirilemez. Cocuklar onu yetiskinler kadar iyi ve kesin bicimde anlarlar; hatta daha da iyi anlarlar, cunku zihinleri kolektif bilincin geleneksel ahlakcılıgıyla, tek yanlı, golgesiz yarı gercekleriyle doldurulmamıstır henuz.

“Çocuk ve Gölge” Ursula K Le Guin

 Le Guin,Ursula K. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, (Çev:Meltem Ahıska), İstanbul, Metis Yayınları, 2006: 30-41.